Son Buharlı Lokomotif Makinisti Münir Nevin Sonsuz Yolculuğa Çıktı

1959 yılında girdiği demiryolları İzmir işletmesine 35 yıl ateşçi ve makinist olarak hizmet verdikten sonra 1994 yılında emekli olan ve son yıllarını da garlarda geçiren Münir Nevin sonsuz yolculuğa çıktı

Eskiden tramvay kullanan vatmanların izinli günlerinde bile tramvayla gezdiklerini duymuşsunuzdur. TCDD’de kiminin “Münir Ağabey”, kiminin “Ustam” kimilerinin de “Dede” diye hitap ettikleri 80 yaşındaki Münir Nevin de işte öyle biriydi. Münir Nevin’i TCDD’nin İzmir’deki işletmelerinde en vasıfsız işçisinden, en üst düzey yöneticilerine kadar tanımayan yoktu. Gününün büyük kısmını garlarda dolaşarak, personel veyöneticilerle sohbet ederek geçiren Münir Nevin, böyle yaşamaktan, hemen herkesten sevgi ve saygı görmekten memnundu. Kendisiyle Alsancak Garı’nda, hareket etmeye hazırlanan Bandırma 17 Eylül Ekspresi’nin tam karşısında yolcu salonunun girişindeki banklardan birinde oturup sohbet etmiştik. Münir Nevin, Denizli’de 1936 yılında doğduğunu ve askerlik görevi için 20 yaşında İzmir’e geldikten sonra bir daha geri dönmediğini belirtmiş, askerliği bitince 1959 yılında Alsancak Garı’nda sundurmada göreve başladığını anlatmış ve şöyle demişti:

“ATEŞÇİ OLARAK BAŞLADIM”

“Buharlı lokomotifte ateşçi olarak işe başladım ve tam 12 yıl boyunca buhar kazanına kömür attım. Sonra Halkapınar Garı’nda görevlendirildim. 1972 yılında makinistlik kursuna devam ettim ve 4 aylık eğitimin bitiminde makinist oldum. Ama bana yolcu treni yerine hep yük trenlerini emanet ettiler. İlk kullandığım lokomotif 56 binlik dediğimiz Alman malı buharlı makine idi. 2. Dünya Savaşı boyunca kullanılan bu lokomotifleri savaş bitince TCDD’ye vermişlerdi. İki yıl boyunca İzmir-Denizli arasında yük taşıdım. 44 binlik, 46 binlik lokomotiflerle de yüzlerce sefer yaptım. Daha sonra beni motorlu tren makinisti yaptılar.”

Onca yıllık buharlı lokomotif alışkanlığının ardından 1960 model Fiat motorlu trenlere makinist olduğunu anlatan Münir Nevin şunları söyledi: “Basmane’den Söke ve Ortaklara, Alsancak Garı’ndan Afyon’a ve Bandırma’ya, İsparta’ya yolcu götürüp getirdim. Motorlu trenler buharlı lokomotiflere göre kullanımı çok daha kolay araçlardı. Ama buharlı lokomotifleri daha çok sevdim. İzmir’den Denizli’ye gidiş-gelişte 4 ton kömür yakıyorduk, buhar kazanında mataralarda demlediğimiz çayın tadı hala damağımda. O buharlıların düdüğünü, bacadan gelen eşartman vuruşu sesini, pistonlardan gelen ‘Çuf çuf’” sesini çok özlüyorum. 46105 dediğim bir buharlı lokomotif kullanıyordum. O kadar seviyordum ki onu çocuğum gibi bakıyordum, özen gösteriyordum. Benim pırıl pırıl lokomotifi görenler imrenirdi. Yol arkadaşım olmuştu benim. O yıllarda İzmir’den Denizli’ye gitmek 12-14 saat sürüyordu. Ama işimi çok sevdiğim için hiç anlamıyordum.”

“ELİMİ ÖPSÜNLER YETER”

Emekli olduğu 1994 yılına kadar çalıştığı 35 yıl boyunca öğrendiklerini, meslekte olgunlaştıkça TCDD’nin genç personeline de öğretmeye başladığını söyleyen Münir Nevin, “ Saatler süren yolculuğun ardından Halkapınar’a girdiğimde, nefes almama fırsat vermeden çevremi saran işçiler, çözemedikleri her konuda yardım istiyorladı. Bu yardımın karşılığı her zaman önceden demlenmiş mis kokulu çaydı. Hiçbirini kırmadan o yorgunlukla bildiklerimi hepsine öğretiyordum. Benim o dönemde makineler hakkında yardımcı olduğum personelin bır kısmı hala garlarda görev yapıyor. Nasılsın demeleri, elimi öpmeleri yetiyor bana” demişti.

“ULAŞIM ÇOK KOLAY”

TCDD’nin ve Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’deki atılımlarından herkesin çok memnun olduğunu, yıllar önce ancak bir saatte gidebildiği Şirinyer’e, Alsancak Garı’ndan İZBAN’la 10 dakikada ulaştığını belirten Münir Nevin şöyle demişti: “Modern trenlerle yolculuk yapıyorsunuz, zamandan kazanıyorsunuz. Kentte yaşayan bir insan için bundan daha güzel ne olabilir. Bu trenleri kullanmak da yolculuk yapmak da çok keyifli. Makinist de yolcular da yorulmuyorlar artık…”

Münir Amca’ya makinistlik yaptığı dönemlerden ilginç anıları olup olmadığını sormuştum. Gar kafeteryasında odun ateşinde demlenmiş çaylarımızı tazelerken, “Olmaz mı, o kadar çok ki” dedi ve vedalaşmadan önce bir anısını anlatmıştı:

“KOPAN BACAĞI ARADIK”

“1990’lı yıllar. Motorlu trenle Isparta’ya gidiyorduk. Vakit geceyarısına yakındı. Tepeköy’ü geçtik, zifiri karanlıkta farlarımızın ışığında ilerliyoruz. Ötede rayların kıyısında sallana sallana yürüyen birini gördüm. Hemen düdüğe bastım, ikaz ettim, sesi duyunca raylardan biraz geriye çekildi ancak tekrar raylara yöneldi. Frene asıldım. Motorlu tren o kadar çabuk durmaz, yavaşlarken trenin tamponundan ‘tak’ diye bir ses geldi. Tamam dedim kendi kendime ezildi adamcağız. Tren durunca hemen inip geriye koştuk. Rayların kıyısında yatıyor, bir bacağı da yok. Personel indi, bazı yolcular da indi, kopan bacağı raylar boyunca aramaya başladık karanlıkta. Çok aradık ama bulamadık. Döndük adamın yanına geldik, kendinde değil. Bir ara gözlerini araladı. Dedim ki bacağın koptu ama biz bulamadık. İçkinin tesiriyle konuşmakta zorlanarak, ‘Yok’ dedi, ‘Ben engelliyim, bacağımı çocukken başka bir kazada kaybettim.” (İzmirGazetesi/Engin YAVUZ)



İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın